O ilk öğrencilerin torunları bile Hasan Öğretmen’in sınıfında hazırlandı hayata. Koronavirüs illeti onu 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde yakaladı. 75 yaşındaki Hasan Hoca, bugün yaşamla pençeleşiyor. Binlerce öğrencisi dua ediyor: Dayan ÖĞRETMENİM, dayan. Daha yapacak çok işimiz var…
TURHAN ÖZTÜRK YAZDI
1968 yılının son baharında çamurlu bir köy meydanında tor lastik ayakkabıları, siyah önlükleriyle derme çatma sıraya dizilmiş 30 kadar öğrencinin önünde uzun boylu, iri bir adam dikildi. Gür sesiyle çınladı okul bahçesi…
- Rahat…
- Hazır ol!
İstiklal Marşı okunacaktı. Öğrencilerin önünde duran uzun boylu adamın komutları, köyün 400 metre aşağısındaki mahalleden rahat duyuluyordu. O gün 30 çocuğun coşkun sesiyle okuduğu İstiklal Marşı’nı köy ahalisi artık her hafta iki kez duyacaktı. Köyün derme çatma ahşap odasına ilk kez öğretmen gelmişti.
xxx
O köy, Kozcağız’a bağlı Sülek Köyü, tok sesli öğretmen de Hasan Kayıkçı’dan başkası değildi. Tam 52 yıl önceydi…
Türkiye’nin buhranlı yıllarıydı. Amerikan 6. Filosu’nun protesto edildiği, işçi hareketlerinin Türkiye gündemini belirlediği dönemlerdi. 1945 doğumlu Hasan Kayıkçı, Kastamonu Göl Öğretmen Lisesi’ni tamamladıktan sonra eğitimci hayatına askerlik hizmeti sırasında başladı. İki yıllık Balıkesir görevi ardından Sülek Köyü’ne atandığında bu görevin çeyrek asırdan daha uzun süreceğini bilmiyordu. O yıl ilk eğitimleri için patika yollardan okulumsu yapıya gelenlerin torunları bile Hasan Hoca’dan aldıkları eğitimle hayata hazırlanacaktı.
xxx
Sevil Hanım, Kozcağızlı Akgül Ailesi’nden o köy odasına gelin geldi. 28 yıllık Sülek Köyü dönemi maceralı geçti Hasan Kayıkçı’nın. Cumhuriyet dönemi gençlerindendi, çalışkan, atılgandı.
İlk iş, suyu olmayan okulun bahçesine bir su kuyusu açtırmak oldu. Sonra iki sınıflı köy okulunu ahali ile birlikte inşaat ustası gibi çalışarak inşa etti. En son da lojmanı tamamladığında köyün camiden sonra ilk devlet yapısı oldu.
Yıllar içinde lisans eğitimini de tamamlayacak, son sınavda yabancı dil Almanca’yı iyi çeviremediği için diplomasını almak için kopya çekmek zorunda kaldığını çok sonraları itiraf edecekti.
Yokluk ve cahillik yıllarıydı. Hasan öğretmen, kısa sürede köyün ve köylünün başdanışmanı oldu. Bartın’da evrak işi olan, dilekçe yazdırmak isteyen, çocuğu hasta olan kısaca başı ağrıyan cümle ahali Hasan Hoca’ya geliyordu.
Okulun bahçesine yaptırdığı voleybol sahası, köyde adeta bir devrim havası estirdi. Hemen her gün Sülek ve Ellibaş köyünün gençleri, Dünya Kupası’na hazırlanan milli takım ciddiyetinde voleybol oynamaya başlamış, sıkıcı köy hayatı bir anda renkli bir düşe dönüşmüştü.
Peşi sıra kurulan futbol takımı, rakip sahaların tozunu atacak, topa kuşkuyla bakan molla takımı bile maçlara gelip tezahüratlara katılacaktı.
xxx
O yokluktan çıkan köy okulunda 4 çocuğu oldu Hasan öğretmenin. Nurcan, Pekcan, Gürcan ve nihayet Hürcan… Çocuklarına asla torpil geçmedi Hasan Hoca. Küçük kızı şöyle anlatıyor:
- 8 yaşında üçüncü sınıftaydım. Bir gün parmak kaldırıp arkadaşım Yüksel’le birlikte tuvalete gitmek için izin aldık. Birkaç dakika sonra geri gelip yerimize oturduk. Kapıyı cılızca tıkladığımızı babam duymamış. Bizi kara tahtanın önüne çıkardı. İkimizin de kulağından tuttuğu gibi kafalarımızı tokuşturdu. Gök yüzünde yıldızları saydım bir anda. O gün ilk kez küstüm; ama evde babam olarak mı yoksa öğretmenim olarak mı uzun süre düşündüm…
Cumhuriyetçi gelenekleri olan bir adamdı Hasan Kayıkçı. Siyasete ilgiliydi. Köye pek çok hizmet kazandıracak hamleleri ustalıkla yapmayı bilmişti görevi boyunca. Köy gençlerinin antrenörü, babalarının yoldaşıydı.
Masanın en başına hep onu oturturlardı.
Onca sosyal faaliyetin içinde olunca para yetmiyordu tabi. Yaz tatillerinde inşaatlarda çalışırdı, gençlerin topu-forması eksik olamazdı. Köyde yapılan her evin duvarında tuğlası vardı Hasan öğretmenin.
28 yılda sadece İstanbul’un orta halli bir semti olan Gültepe’de mütevazı bir daire sahibi olabilmişti. 1998’de emekli olduğunda yaşamının en kıymetli yıllarını verdiği köyden İstanbul’a taşınacak, bambaşka bir hayatın içine dahil olacaktı.
xxx
Bartın’ın köylerinde, kasabalarında geçen onca yılın ardından İstanbul hayatına çok hızlı bir giriş yaptı Hasan öğretmen. Girişimciydi. İlk yıllar bir arsa üzerine 11 daireli bir apartman diktiğinde herkes “İstanbul’a geç geldin, yoksa buraların tozunu atardın” diyecekti.
Bartın’dan yolunu kaybeden herkes tartışmasız gelip Hasan Kayıkçı’yı buluyordu İstanbul’da. Kapısı ve sofrası hep açık oldu. Zorlu yolları kolay eden bir sabrı, hayat deneyimi vardı. Köyde olduğu gibi şehirde de başı sıkışan, derdi olan onun kapısını çaldı yıllar yılı.
xxx
1980 darbesine karşı yürüyenlerin en önünde o vardı.
Uğur Mumcu katledildiğinde kızı ilk kez gözyaşı döktüğüne şahit olacaktı.
Cumhuriyet’e ve Atatürk’e olan sadakati sonsuzdu. En özel günleri, her yıl 24 Kasım’da evlatlarıyla birlikte kurduğu o zengin masa oldu.
Ta ki bu yıla kadar.
İki gün önce adını koyamadığı bir halsizlik baş gösterdi bedeninde. Deprem, tsunami, savaş, sel… Yaşanabilecek ne kadar felaket varsa yaşadığımız 2020’nin vebası Koronavirüs illeti baş şüpheliydi.
Şüpheler boşa çıkmadı. Testler pozitif’i işaret ediyordu. 75 yaşındaki bir adam için bu hiç de iyi bir haber değildi.
24 Kasım Öğretmenler Günü’nden 24 saat önce (dün) durumu ağırlaştı. Okmeydanı Pandemi Hastanesi’ne kaldırılırken neredeyse bilinci kapalıydı. Keder bir anda dalga dalga yayıldı.
Dirayetli adamdı Hasan öğretmen, öyle kolay kolay ne idüğü belirsiz bir virüse papuç bırakmaya niyetinin olmadığını ilk 8 saatte gösterdi. Gözlerini açtı…
Öğretmenlerin öğretmeni, benim kıymetli kayımpederim Hasan Kayıkçı, bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde sinsi bulaş Covid-19’la pençeleşiyor.
Dualarımızla, dünümüzle, bu günümüzle, yarınımızla yanındayız Hasan Hoca’nın. Sana buradan, o çok sevdiğin Bartın’dan iki çift laf edeceğim bugün.
Ayağa kalk Hasan Hoca, öylece bırakıp gitmek yok. Daha çok işimiz var, biliyorsun.
Kalk ayağa…
xxx
Bu vesile ile hayatı tebeşirli tahtalarda geçmiş tüm eğitimcilerimizin 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü kutlarım.






