BARTINSTAR/YAZAR
AV. SEMİH SARGIN
Bartın son günlerde hepimizin vicdanını derinden yaralayan, özellikle Amasra ve çevresinde ciddi bir toplumsal travmaya dönüşen bir dava ile gündemde.
18 yaşından küçük bir kız çocuğuna yönelik cinsel istismar iddiaları kapsamında yürütülen soruşturmanın ardından açılan davada, Bartın 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada çok sayıda sanık ve suça sürüklenen çocuk hakkında ağır hapis cezaları verildi. Bazı sanıklar hakkında beraat, bazıları hakkında ise tahliye ve farklı hukuki sonuçlar doğuran kararlar çıktı.
Duruşma sonrasında adliye çevresinde yaşanan gerginlikler ise olayın yalnızca bir adli dosya olmaktan çıktığını, toplumun farklı kesimlerinde derin bir karşılık bulduğunu gösterdi.
Ben bir hukukçu olarak bu davaya yalnızca verilen cezalar üzerinden bakmanın doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü ortada bir mahkeme dosyasından çok daha büyük bir mesele var: Çocuklarımızı nasıl koruyacağız?
SAVUNMA MAKAMININ ÖNEMLİ İTİRAZLARI VAR
Dosyanın hukuki boyutuna baktığımızda ise savunma makamının önemli itirazları olduğunu görüyoruz. Özellikle mağdurun yaşı, dış görünüşü, sanıkların yaş konusunda hata içerisinde olup olmadıkları ve Türk Ceza Kanunu’nun 30. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı konusunda savunmalar yapıldı.
Mağdur çocuğun adli tıp incelemesine gönderildiği, kemik yaşı değerlendirmesi yapıldığı ve dosyaya çeşitli fotoğrafların da sunulduğu ifade edildi. Savunma makamı, mağdurun dış görünüşünün 15 yaşından büyük olduğu yönündeki değerlendirmelerin ve buna bağlı olarak sanıkların hata hükümlerinden yararlanması gerektiği yönündeki iddialarını mahkeme huzurunda dile getirdi.
Ancak mahkeme bu savunmaları yerinde görmeyerek, eylemlerin niteliğine göre oldukça ağır hapis cezalarına hükmetti.
KARAR ÖNEMLİ AMA HUKUK YOLLARI TÜKENMİŞ DEĞİL
Burada benim özellikle altını çizmek istediğim husus şudur: İlk derece mahkemesinin kararı elbette önemlidir, ancak hukuk yolu burada bitmiş değildir.
Kararın istinaf ve gerektiğinde Yargıtay aşamasında hukuki denetimden geçmesi mümkündür. Dolayısıyla bu aşamada hiç kimsenin kendi kanaatini kesin hüküm gibi topluma sunmaması gerekir.
Benim hukukçu olarak düşüncem, bir hukuk devletinde adaletin yerini sosyal medya yargısının, sokak tepkisinin veya toplumsal öfkenin almaması gerektiğidir.
Elbette bu dosyanın bir de vicdani ve toplumsal tarafı var.
Bir çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı iddiası bile başlı başına hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ağır bir toplumsal meseledir.
Ancak burada çok açık bir ayrım yapmak zorundayız.
Bir çocuğun kıyafeti, davranışı, dış görünüşü, sosyal çevresi veya ailesinin yaşam biçimi hiçbir şekilde ona yönelik cinsel istismarı meşru hale getirmez.
AİLENİN SORUMLULUKLARI SORGULANABİLİR
Çocuğun hangi koşullarda yetiştiği tartışılabilir, ailesinin sorumlulukları sorgulanabilir, devletin koruyucu mekanizmaları eleştirilebilir. Fakat çocuğa hiçbir şekilde suçun sorumluluğu yüklenemez.
Tam da bu noktada eğitim meselesine geliyoruz.
Ben yıllardır şuna inanıyorum: Eğitim ailede başlar, görgü ailede başlar, sorumluluk duygusu ve ahlak anlayışı da ailede şekillenir.
Çocuklarımızın insanlara nasıl davranacağını, mahremiyetin ne olduğunu, karşısındaki insanın sınırlarına nasıl saygı göstereceğini öncelikle aile öğretir.
Ancak ailedeki eksikliklerin bedelini de çocuklara ödetemeyiz.
İyi bir aile ortamında yetişmemiş olmak hiçbir çocuğun istismara uğramasını veya suçun tarafı haline gelmesini meşrulaştırmaz. Tam tersine, böyle çocukların daha fazla korunmaya ihtiyacı vardır.
Bence bu dosyanın bize sorması gereken en önemli soru da tam olarak burada ortaya çıkıyor:
DEVLETİN ÖNLEYİCİ MEKANİZMASI
Devlet, risk altında bulunan çocukları olay yaşanmadan önce tespit edebiliyor mu?
Eğer bir çocuğu ancak ağır bir olay yaşandıktan sonra fark edebiliyorsak, burada yalnızca suçluları cezalandırmayı değil, önleyici mekanizmalarımızı da tartışmamız gerekiyor.
Sosyal hizmet uzmanlarından okullara, rehberlik servislerinden kolluğa kadar bütün kurumların daha koordineli çalışması gerektiğine inanıyorum.
Devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra ortaya çıkıp fail hakkında işlem yapmak değildir.
Asıl güçlü devlet, çocuğu suç işlenmeden veya çocuk mağdur olmadan önce koruyabilen devlettir.
Bir başka önemli mesele de sosyal medya.
Çocuklarımız bugün çok küçük yaşlardan itibaren dijital dünyanın içerisinde. Yaşlarının çok üzerinde içeriklerle karşılaşabiliyor, hiç tanımadıkları insanlarla iletişim kurabiliyor ve bazen farkında bile olmadan tehlikeli ilişkilerin içerisine sürüklenebiliyorlar.
Bu nedenle sosyal medya ve dijital platformlarda çocukların korunmasına yönelik denetimlerin çok daha ciddi hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ailelerin bilinçlendirilmesi kadar, dijital platformların da çocukların güvenliği konusunda sorumluluk üstlenmesi artık kaçınılmazdır.
ADLİYE ÇEVRESİNDEKİ GERGİNLİK
Duruşma sonrasında adliye çevresinde yaşanan gerginlikleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Sanık yakınlarının yaşadığı üzüntü ve öfke elbette insani bir durumdur. Aynı şekilde kadın ve çocuk haklarını savunan platformların tepkileri de demokratik toplum içerisinde ifade edilebilir.
Fakat hiçbir öfke, hiç kimseye şiddet uygulama veya kendi adaletini kurma hakkı vermez.
Ben özellikle sanık yakınlarının duruşma sonrasında yaşadığı tepkinin, kararın yarattığı üzüntü ve çaresizlik üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu tepkinin başka insanlara yönelen bir çatışmaya dönüşmesine de kesinlikle izin verilmemelidir.
Çünkü Bartın’ın yeni bir toplumsal çatışmaya değil, sağduyuya ihtiyacı var.
BARTIN’IN BÖYLE BİR DAVAYLA GÜNDEME GELMESİ
Bir diğer konu ise Bartın’ın bu olay nedeniyle ulusal basında gündeme gelmesi.
Bartın’ın turizm değerlerinin, doğal güzelliklerinin ve tarihi dokusunun daha fazla tanıtılmaya çalışıldığı bir dönemde şehrimizin böylesine ağır bir suç dosyasıyla ulusal gündeme gelmesi elbette hepimizi üzüyor.
Fakat Bartın’ın adının böyle bir dava ile anılmasından duyduğumuz rahatsızlık, bu olayın üzerini örtmemize veya konuşmaktan kaçınmamıza neden olmamalıdır.
Tam tersine, bu olaydan ders çıkarmalıyız.
Çocuklarımızı koruyan, aileleri güçlendiren, sosyal sorunları erken tespit eden ve hukuka güvenen bir Bartın oluşturmak zorundayız.
Sonuç olarak bu dosyada mahkeme kararını vermiştir. Bazı sanıklar ağır hapis cezalarına çarptırılmış, bazı sanıklar beraat etmiş, bazı suça sürüklenen çocuklar hakkında ise farklı hukuki sonuçlar ortaya çıkmıştır.
Ancak kararın hukuki denetim süreci devam edecektir.
Son sözü elbette yüksek yargı söyleyecektir.
MAĞDURUN HAKLARINI KORURKEN SANIĞIN ADİL YARGILANMA HAKKI
Bu nedenle herkesin yüksek yargının vereceği karara saygı göstermesi gerektiğine inanıyorum.
Biz hukukçuların görevi de tam burada ortaya çıkıyor: Mağdurun haklarını korurken sanığın adil yargılanma hakkını da savunmak; hukukun üstünlüğünden, delillerin değerlendirilmesinden ve adil yargılanma ilkesinden vazgeçmemek.
Çünkü adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir.
Adalet; mağduru korumak, masumun hakkını gözetmek, suçluyu hukuk içerisinde cezalandırmak ve toplumun huzurunu korumaktır.
Bu dava Bartın için bir travma olarak hafızalarımızda kalmamalı.
Aksine hepimize önemli bir sorumluluk yüklemeli:
Ailelerimizi güçlendirelim.
Çocuklarımızı koruyalım.
Risk altındaki çocukları daha erken fark edelim.
Sosyal medyada çocuklarımızın güvenliğini sağlayalım.
Ve en önemlisi, adaleti öfkeye teslim etmeyelim.
Çünkü bugün bir çocuğun yaşadığı acıya duyarsız kalırsak, yarın aynı acının başka bir çocuğun hayatını karartmayacağının hiçbir garantisi yok.
Çocuklarımız hepimizin geleceğidir. Onları korumak ise yalnızca ailenin değil, devletin ve bütün toplumun ortak görevidir.
