Henüz lise çağında Kurucaşile ve Ulus’un mülkiyeli kaymakamlarını görünce “iyi bir mektebe benziyor” diyerek mülkiyeli olmaya karar veren İlber Ortaylı, üniversite çağında vazgeçerek tarihçi olacaktı.
Dünyanın sayılı tarihçileri arasında yer alan, akademisyen-yazar İlber Ortaylı, 78 yaşında hayata veda etti. “Zaman Kaybolmaz” adlı kitabında, Bartın’a yaptığı ziyareti anlatan İlber Hoca’nın da Bartın Gazetesi’ne yolu düşecekti. Gazeteci Esen Aliş, o detayı atlamadı, o bölümü bulup sayfasında paylaştı.
Kurucaşile ile ilgili “Eskaza kaza olmuş köy, Ulus için “Orman içi fakir bir yer”, Amasra içinse “O zaman pek güzeldi. Daha imar görmemişti” gözlemlerine yer veren İlber Hoca’nın Bartın’da Kemal Samancıoğlu ve Safranbolu’da “Ormanda rüşvet” gözlemleri bugün bile çok çarpıcı.
BARTINSTAR/GÜNDEM
“Tarih” denilince akıllara gelen ilk isimler arasında yer İlber Ortaylı, önceki gün 78 yıllık hayatına veda etti. Son yolculuğuna hazırlanan ve dünyanın sayılı tarihçileri arasında yer alan İlber Hoca, henüz 17 yaşındayken Türkiye’nin turizm emvanteri çalışması için Bartın’a gelecekti.
Bartın’da gezip gördüklerini yıllar sonra “Zaman Kaybolmaz” adlı kitabında anlatan İlber Ortaylı’nın Kurucaşile, Amasra, Bartın ve Safranbolu’ya ilişkin gözlemleri, dönemin tarihi gerçeklerini de kayıt altına alıyor.
16 Mart Pazartesi günü İstanbul Fatih Camii Hazire’ne defnedilecek İlber Ortaylı, “Cahillik değil, yarı cahillik kötüdür” gibi eleştirileriyle halka “bakmakla görmek” arasındaki farkı öğretti.
İlber Ortaylı ile Bartın’ı yan yana getiren tarihi geçmiş ise onun “Zaman Kaybolmaz” adlı kitabına yansıdı. Kitabın bir bölümünde İlber Hoca’nın Bartın’ı ve Bartın Gazetesi’nin ziyaretine ilişkin çarpıcı gözlemlere dayanıyor. Bartın’ın en değerli hafızası Esen Aliş, o bölümü bulup çıkarınca, BartınStar’a haber oldu.
İşte İlber Ortaylı’nın 17 yaşındayken Kurucaşile, Amasra, Ulus, Bartın ve Safranbolu’ya ulaşan ve “Zaman Kaybolmaz” adlı kitabında dile getirdiği Bartın izlenimleri:

ZAMAN KAYBOLMAZ KİTABINDAN…
…
Lise yıllarında Bartın’daki yerel gazetede yazılarınız da çıkmış galiba. O nasıl oldu?
Lisedeyken gitmiştim Bartın’a… O da şöyle oldu. Turizm Bakanlığı’nda Mukadder Sezgin daire başkanıydı. Engel tanımaz bir bürokrat. Türkiye’nin turizm envanterini yapacak, o sırada kendi memurlarını yetiştiriyor. Bu iş için amatör turizm rehberlerini kullandı. Pratik bir adamdı.
Benim gibi amatör turizm rehberlerini yevmiye ile, memur gibi yollayıp Anadolu’nun değişik yörelerine… Elimize anketleri verdi. Kaza kaza gezip turizm için gerekli envanterleri yaptık. Ben işte o zaman ilk kez Karadeniz toprağına adım attım.
Hangi yıldı?
Yıl 1964, aylardan Temmuz. Zonguldak vilayetinde Kurucaşile’de başladım. Kurucaşile’ye Amasra’dan gidiyorsun. Sabahın köründe işçi cipiyle inşaat işçilerinin arasında…
O cipte ihtiyarın biri, dokuz çocuğum oldu, hiçbiri yaşamadı diyor. Belli ki o zamanki Türkiye, kan uyuşmazlığı hastalıklarından falan bihaber. Düşünün yalnız bir ihtiyar. Karısı da ölmüş. Dokuz çocuk, hiçbiri kalmıyor. Böyle manzaralarla karşılaşıyorsun…
Tekkeönü’ne kadar ciple gittik. Güzel bir ülke. Orada Cenevizhisarı’nı gördük. Kumsalda çok güzel taşlar vardı. Topladım onları, boyadım sonradan Ankara’da…
Oradan bir taka ile Kurucaşile Kaymakamlığı’na vasıl olduk. Eskaza “kaza” olmuş köylerdi bunlar. Çünkü köylüler mahkemeye falan gidemezlerdi. Menderes ahali rahatlasın diye böyle ücra yerleri kaza yaptı. İyi de yaptı.
Sonra o kazalardan birine daha gittim. Ulus kazasına… Orman içi fakir bir yer. Eflani’ye gittim. Buralara gitmek için her gün araba da bulunmuyor. “Haftanın pazarı” olduğu gün mesela birine Amasra’dan, öbürüne Bartın’dan, berikine Safranbolu’dan bir esnaf otobüsü kalkıyor.
Otuz kilometreyi üç saatte falan alıyor otobüs… Üstünde tavuklar mavuklarla gidiyorsun. Akşam da yine o pazarcıların arabalarıyla dönüyorsun. Pazarcılar giderken kumaş götürüyorlarsa, dönüşte tavuk getiriyorlar mesela…
Ulus’un kaymakamı Mülkiyeli bir çocuktu. Kurucaşile’nin kaymakamı Erol Bey de Mülkiyeliydi. Bunlar akıllı, kibar gençler; ömürlerini oralarda geçirecekler. 50–60 haneli kaza merkezlerinde… O zaman bu mektebin (Mülkiye’nin) ne olduğunu anlıyorsun.
Zaten Mülkiye’nin temel işlevlerinden biri de bu değil mi? Kaymakam yetiştirmek örneğin?
Bugün artık o mektep bu fonksiyonu görmüyor. Yahut eskisi gibi değil. O sene lise sona geçiyordum. Bunları görünce karar verdim. “Ben” dedim, “bu Mülkiye’ye gideyim. İyi bir mektebe benziyor.”
“İyi bir mektebe benziyor” derken tam neyi ölçü almıştınız?
Oradan mezun olan iyi gençler, memlekete hizmet ediyorlar diye düşünmüştüm.
O Karadeniz gezisinde başka neler oldu?
Safranbolu’da turizm envanteri yaptım. Üç sayfa rapor yazdım:
“Cinci Han vardır, şudur” ya da “orada tekke vardır, yıkıntı hâlindedir, tamiri gerekir” falan…
“Cinci Hoca’nın camii vardır. Hamamı vardır…”
Bartın’da sabahın köründe Yirmibeşoğlu Halil Bey beni arabasına aldı, İstanbul’a gidiyormuş, Safranbolu’da bıraktı. Ben yorgun argın gelmişim, ne yapayım? Hamama gireyim dedim. Safranbolu’nun Cinci Hamamı’na…
Hamamcı dedikodu yapıyor. (Bak dikkat et lisana…) Orman şefini falan çekiştiriyor.
“Efendim” diyor, “oradan keresteyi kamyonlara hamlederler, rüşvet desen, badehu…” (Kahkahalar.)
Kim demiş “Halk Osmanlıcayı anlamaz” diye… Senden benden iyi kullanıyor. Ertesi sene sınıfta, “Hamamcı Safranbolu’da böyle konuşuyordu” diye anlatınca, edebiyat hocası bozuldu bu kez. Hocanın kafasına, halk Osmanlıcayı anlamaz, bilmez diye oturmuş bir kere… Öyle ama pek de öyle değil.

Bartın gazetesinde yazınızın çıkması nasıl oldu? Hâlâ anlatmadınız…
Tam öyle değil. Bartın’da ben demeç verdim. Cemal Aliş, parti gazetesine yazdı. “Bu turizm envanteri nedir?” diye… Ben ondan sonra onunla ilgili bir yazıyı başka bir yere de yazdım.
Oraların adı Partenyos’tur. Sonra giderek Bartın’a dönüşmüş. Evliya buraya uğramamış. Amasra, o zaman pek güzeldi. Daha imar görmemişti. Fıstık gibi bir yerdi. Orada bir bakım; bir deniz üssü var, bütün kazanın en uyanık takımı oradakiler… Başka belli bir medeniyet belirtisi yok. Bir müze vardı, hoşçaydı. Şimdi daha iyi durumda galiba.
Sonra duyduk, Semavi Eyice oralarda çalıştı. Zeynep Korkmaz o civarda “şive tetkiki” yapmış, yayımlamadı galiba. Bir Kemal Samancıoğlu vardı, amatör tarihçi ve ziraatçi…
O zaman, bu tanışıklıkların böyle sonuçlar üretebileceğini siz de tahmin edemezdiniz herhâlde?
Hayır, tahmin edemezdim. Doktoradan sonra, kitap basılınca yolladım ama adam (Samancıoğlu) ilk rastlaşmamızı unutmuş. Karadeniz’deki turizm envanteri çalışmaları sırasında, çok genç biri olarak, ona gittiğimi hatırlamıyordu.
Devrek’te askere gittiğim yıl, ara sıra kırıp Devrek’ten Bartın’a geçiyordum. Oturup konuşuyoruz. O sırada Amasra ortaokul müdürü de tarihçi Necdet Sakaoğlu; civarı tetkik ediyor. Arşivlere gidiyor falan…
Samancıoğlu, Sakaoğlu ve ben oturup yarenlik yapıyoruz. Millet diyor ki, “Siz nereden tanıyorsunuz birbirinizi?” Nereden olacak? “Literatür”den…
Samancıoğlu enteresan bir adamdı. Ziraatçı kendisi. Bütün partilere düşman… (CHP’ye de DP’ye de düşman.) O eski devirde bile “bağımsız aday” olarak seçilirdi. 1940’lardan beri “bağımsız” seçilen bir belediye reisi düşünün.
Bartınlılar çok tutuyordu onu. İlginç şeyler öğrendim ben orada. Mesela Yirmibeşoğlu ailesi nasıl zenginleşmiş ve Varlık Vergisi ile nasıl bu ailenin belini kırmışlar? Yani Varlık Vergisi sırf Hristiyanlara uygulanmış bir şey değil.
O gün bu gün, her gittiğim yerde, “Buranın eski zengini var mı, Varlık Vergisi alınmış mı?” diye cetvel tutarım. Bunların evrakı yok daha, olsa da açılmaz.
O sırada gözlerine kestirdikleri bazı eski zenginleri korkuttular mı, diyorsunuz…
Tabii canım. Varlık Vergisi, azınlık ya da çoğunluk meselesi değil. Rezalet. Daha sonra yerel kurullar daha beter hâle getirmişler. Dedikodu ile vergi matrahı konuyor.
O turizm envanteri çalışması için gencecik bir yaşta bayağı bir yer dolaşmış olmalısınız?
Evet, ağustos ayındaki Karadeniz envanterinden sonra, eylül ayında haydi Mardin ve Diyarbakır’a gittik. Ooo… Aman o Mardin, ne Mardin! Ahali Süryani, Arapça konuşurlar. Orada Metropolit Hanna Dülabani vardı; sevimli bir din adamı…
